Dizi Tavsiyesi/The 100

Karantina günlerinde evlerimize hapsolduğumuz şu günleri en iyi şekilde değerlendirmek adına, bir çoğumuz iyi bir film ya da bir dizi yakaladığında, kendimizi iyi vakit geçirmiş hissediyor olmalıyız:) Na’palım bugünlerde böyle geçecek, en büyük derdimiz bu olsun:)

Size tam karantinalık bir dizi film olan The 100’den bahsetmek istiyorum. İlk 5 sezonunu Netflix’de, 6.sezonu nette (DiziBox) da bulabilirsiniz. 7. sezon için tüm dünya ile birlikte beklemek zorundasınız. Aslına bakarsanız bu dizi uzun zamandır izleme listemde bekliyordu ama dizinin 5 sezon olması beni kaygılandırıyordu. Çünkü ben normalde en fazla 2 sezonluk diziler izliyorum. Bana göre bir dizi ne kadar uzarsa o kadar saçmalamaya başlar ve ticarileşir. The 100 dizisi de bir nevi bu teorimi destekliyor. Uzun uzun bakışmalar, son 10 saniyelik bir anı 5 dakikaya yaymalar, gereksiz bölümler bu dizide de var. Yoksa bir konuyu ortalama 13 bölümden oluşan 7 sezona nasıl sığdıracaksınız:) Maalesef bu yerli ve yabancı tüm dizilerin ortak sorunu. Ben de fırsat bu fırsat, hazır evde işsiz güçsüz oturuyorken şu diziye bir başlayayım dedim ve toplam 6 sezonu 15 günde izledim. Söylediklerimi yapın ama yaptıklarımı yapmayın:)

Kass Morgan’ın aynı isimli kitabından uyarlanan dizinin konusu bildiğimiz klasik bilim-kurgu/macera TV dizilerinden biri. Bol heyecanlı, aksiyonlu macera türü film sevenler için harika bir seçim ama hiç bana göre değil. Şimdi diyeceksiniz ki “ne diye tavsiye ediyorsun o zaman”. Haklısınız ama nereden baktığınıza bağlı… İlk bakışta dizi benim için çok yavandı. Bölümleri izledikçe dizide başka bir şey keşfettim. Sabredin…Hepsini anlatacağım.

Dizinin konusu şöyle; 97 yıl önce nükleer bir patlama ile Dünya gezegenindeki tüm medeniyetler yok olmuş ve Dünya, insan ırkı için yaşanılmaz bir hale gelmiştir. Hayatta kalan 400 kişi, Ark adında, Dünya yörüngesinde dolaşan bir uzay istasyonuna gider ve burada kendilerine yeni bir yaşam kurarlar. Yaklaşık 100 yıl boyunca Ark’ta 3 nesil yetişir ve nüfus 2000’lere ulaşır. Ark İstasyonunda artan nüfus dolayısı ile hava, su ve gıda kaynakları hızla tükenmeye başlar. Bu nedenle Ark yöneticileri ölüm cezası ve nüfus kontrolü gibi oldukça sert müdahalelerin yer aldığı bir yönetim şekli uygular. Ark’ta suç işleyen yetişkin biri, suçun mahiyetine bakılmaksızın idam edilir. Suçlu 18 yaşın altında ise hapse atılır ve 18 yaşına gelince idam edilir. Her aile tek bir çocuğa sahip olabilir ve ikinci çocuk için idam cezası uygulanır vs…


Tüm bu önlemlere rağmen Ark’ta sadece 4 aylık oksijen kalmıştır ve Ark’lılar hala Dünya’nın yaşanabilir bir yer olup olmadığını bilmemektedirler. İnsanlığın soyunun tükenme tehlikesi de gündeme gelince, Dünya yaşamını test etmek için, 18 yaşına bastıklarında idam edilecek olan 100 mahkum genci yeryüzüne yollamaya karar verirler. Sağlık durumlarını kontrol etmek, izlemek ve iletişimde bulunmak için tasarlanan bileklikleri ile Dünya’ya inen 100 yetişkin ergeni hayal bile edemeyecekleri maceralar beklemektedir.

Dediğim gibi tipik bir macera film konusu. Fakat diziyi işlerlerken inanılmaz bir noktayı vurgulamışlar. Kitabın serisini okumadığım için bu dikkat çekilen nokta yazardan mı yoksa yönetmenden mi kaynaklanıyor bilmiyorum. Ama dizi boyunca karakterler üzerinden insanlık tarihini ve davranış biçimlerini sorgulayabilirsiniz.

Dizinin ilk bölümünde tanıştığınız karakterleri son bölümde bambaşka biri olarak bulacaksınız. Normalde dizi ve filmlerdeki karakterler genelde hep stabildir yani ya iyilerdir ya da kötü. Ama bu dizide öyle bir karakter yok. Herkes huy değiştirebiliyor:) Hayatın içinde hepimiz nasıl değişiyorsak onlar da bu kurgunun içinde değişiyor. İhtiyaçlarımız dahilinde istek ve arzularımız nasıl değişiyorsa karakterlerinde seçimleri değişiyor ve sizi şaşırtıyor.

Kendi hayatlarınızda da hepimizin dönüşüme uğradığı zamanlar olmuştur. Bugün bize yanlış gelen şeyler yarın doğru gelebilir. Yönetmen bir insanın nasıl ve neden değiştiğini izleyiciye çok güzel yansıtıyor. İnsanoğlu sadece hayatta kalma içgüdüsü ile yaşar ve bu uğurda tüm ahlaki değerler anlam değiştirebilir. Karakterler dizinin başlarında “Önce hayatta kalalım, sonra insanlığımızı geri alırız.” derlerken, sonlarında “Yaşam, hayatta kalmaktan daha fazlası olmalı” ya dönüşüveriyorlar.

İnsan olmanın ve olamamanın detayları çok ince bir biçimde işlenmiş. Siz sürekleyici, macera dolu bir yapım izlediğinizi zannederken altta size başka mesajlar veriliyor. Vicdan azabı insanoğlunun hiç bir zaman peşini bırakmıyor. 125 yıl uyusan bile uyanınca aynı azap kaldığı yerden devam ediyor. Herkes seni affetse bile insan kendini affedemiyor. İnsanın kendini affetmesi ve kendi ile hesaplaşmasının ne kadar zor olduğu ince ince vurgulanıyor. Dizi her ne kadar basit bir macera dizisi bile görünse de bir süre sonra beyin yakmaya başlıyor, sürekli sorgulatıyor.

İnsanoğlu aslında en büyük savaşı doğa ve düşmanları ile değil kendisi ile veriyor. Geçmişimiz hiç bir zaman peşimizi bırakmıyor. Bireysel olarak zayıf yanlarımızı keşfedip onlar ile yüzleşmek en büyük acımız. Nefret ettiğimiz her şeyden bir parçayı içimizde barındırdığımız gerçeği ise en büyük acı kaynağımız.

Yaptığımız seçimler, hayat ve şartlar bizi BİZ yapan unsurlar. Herkesin başına aynı olaylar geliyor ama verilen tepkiler ve seçimler kişiye özel. Doğa ve hayat bizlere hep bir seçenek sunuyor. Özgür irademiz hep aktif bir şekilde çalışıyor. Biz neyi seçiyorsak sonuçları ile seçiyoruz ve onu yaşıyoruz. Hayat bize bazen öyle seçenekler sunuyor ki, bazen kendin için en iyisi, bazen de çoğunluk için kötünün en iyisini seçmek zorunda bırakıyor. İyilik ve kötülük tüm dualite içimizde ama biz neyi seçersek, hangisini beslersek o oluyoruz.

İntikam, hırs ve kin insanlığın sonunu getiriyor. Tek yaşam kaynağımız olan Dünya, insanoğlunun bencilce hırsları yüzünden yok oluyor. 97 yıl önce insanoğlunun hırsı yüzünden yok olmuş Dünya’yı, 100 yıl sonra yine aynı hırs ikinci kez yok ediyor. Hatalarından ders alamayan İnsanoğlu gittiği her yeri, başka galaksileri bile yok etmeye devam ediyor.

Dizide sevgideki dualite çok güzel işlenmiş. Sevgi hem zayıflıktır hem de güçtür. Kimi sevdiği için ölürken, kimi sevdiği için hayatta kalır. Sevdiklerimiz için her şeyi ve herkesi, sadece onları kaybetmemek adına riske atarken, aslında bunu bile yalnız kendimizi düşündüğümüz için yaparız. Çünkü onları kaybetme düşüncesi bize acı verir. Ve insanoğlu acıdan kaçmak için her şeyi göze alır ve bunun için hep geçerli bir sebep yaratır. Bazen ise sevgi bize itici bir güç olur. Aslında sevdiklerimiz uğruna neleri başarabileceğimiz hakkında en ufak bir fikrimiz yoktur. Bu konuya daha önce de “Sevmek ve Sevilmek Esaret Midir?” isimli yazımda değinmiştim. Okumak isteyenler linki tıklayabilir. http://www.seruzun.com/sevmek-ve-sevilmek-esaret-midir/

Uzayda yosun yiyerek yaşayan 8 kişi mutlu ve huzurludur ama yine de kaos içindeki bilinmezliklerle dolu yeryüzü yaşamını arzular. Onlara hiç acının, hastalığın olmadığı, güvenli ve huzurlu yaşayabilecekleri Işık Şehri vaad edilmiştir ama insan ırkı yine de mücadeleyi ve kaosu seçer. Çünkü insanoğlu dualiteden beslenir. Mutsuz olmadan mutlu olmayı, nefret etmeden sevmeyi, hasta olmadan sağlıklı olmayı, acı çekmeden huzurlu olmayı bilmez. Bu bizim yaradılışımızda vardır. Her an istemsizce alıp verdiğimiz nefesimizde bile oksijen alırken karbondioksit veririz.

Bu ikiliği kendi kendimize de yaratırız. İnsan ırkını dinlerle, mezheplerle, ülkelerle böleriz. Kendi içimizde toplumlara, gruplara ve milletlere bölünüp ayrıştıkça birbirimize daha çok zarar veririz. Dizide de işaret edilen bu önemli noktada Ark’lısı, Yeryüzü İnsanı, Dağ insanı, öylesi böylesi derken yaşanabilir tek alan olarak kalan son vadiyi bile insanoğlu kendi içinde paylaşamaz ve Dünya’yı ikinci kez yok eder.

İnsanoğlunun var olma çabası hep yok etmek üzerine kurulmuştur. Kimse iyi değil ama kimse kötü de değil. Herkes değişir ve her şey olabilir. Bu potansiyelle doğuyoruz, çünkü bu bizim hayatta kalabilme mücadelemiz. Bu yüzden de insanoğlu asırlardır içgüdüsel olarak savaşçı bir lidere ihtiyaç duymuştur. Her ne kadar söylemlerimizle sevgi dolu olmak ve etrafa sevgi yaymak istesek de, bizi yönetenleri güçlü ve acımasız olanlardan seçeriz. Seçme şansımızın olmadığı durumlarda da güçlü olan otomatikman lider konumuna geçer. Liderlik deyince aklımıza sevgi değil güç gelir. Tıpkı hayvanlar aleminde olduğu gibi…

Kendimize insanoğlu ya da insan ırkı derken, kendimizi çok özel zanneder ve gizli gizli kibirleniriz. Fakat bu dünyayı paylaştığımız diğer canlılardan ve hayvan türlerinden davranışsal ve içgüdüsel olarak pek de farkımız yoktur. Eğer bir yaratıcımız varsa ve bizi uzaktan izliyorsa bence onun nazarında vahşi doğadaki bir Aslandan farkımız yoktur. Her cins kendi türünün devamı için hayatta kalmak zorundadır. Bizi diğer canlı türlerinden ayırdığına inandığımız ahlaki değerlerimiz ise aslında işimize geldiği gibi değiştirebildiğimiz kibirli akıl oyunlarımızdan başka bir şey değildir.

İnsanlığın anlam bulma çabası, kahraman olma, kurtarıcı olma isteği dizide vurgulanan bir diğer nokta. İnançlarımıza sıkı sıkı bağlanıyor ve çoğu zaman inançlarımızla örtüşmediği için gerçekleri görmezden geliyoruz. Çünkü bu inançlar sayesinde hayatımızın bir anlamı olduğunu düşünüyoruz. Bu uğurda kendi canımızı bile yok sayabiliyoruz. Yaşamaya değer bir hayat yaşayıp yaşamadığımızı sorgulamak ve gerektiğinde değişmek yada inancımızı değiştirmek yerine, o köhne inançlara bağımlı hale geliyor ve böylece hayatımıza bir anlam yüklüyoruz.

Bu diziyi izlemenizi öneriyorum çünkü müthiş bir serüvenin içinde ince ince işlenmiş insanlık detayları gizli. Sürükleyici bir dizi olduğu için farkında seyretmeniz gerekiyor yoksa bahsettiğim resmi göremeyebilirsiniz. Karakterlere odaklanıp verdikleri kararları sorgulamanız ve analiz etmeniz gerekiyor. 3. sezondan sonra diziyi takip etmek gitgide zorlaşıyor. Hele 6. sezon da beyniniz yanmaya başlayacak. Bilim-kurgu, fütürizm ve birazda macera arıyorsanız mutlaka izleyin.

Hayata ve ortak bilince katkısı olsun…

Ne Haliniz Varsa Gülün..

Sevgiler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

4 + 3 =