Ben Ölürken…

“Yaşamın tradejisi ölüm değil, yaşarken içimizde ölmesine izin verdiklerimizdir.” demiş Amerikalı yazar Norman Cousins. Ölüm gerçekten de bu kadar trajik bir son mudur? Hepimiz bir gün öleceğimizi bilerek yaşarken neden korkarız ölümden?

Aslında hepimiz biliyoruz ölümün de doğum kadar normal olduğunu. Tek farkı doğunca sen ağlarsın etrafındakiler güler, ölünce sen gülersin etrafındakiler ağlar. Ölümün acı veren yanı ölen için değil, geride kalan sevdikleriniz için geçerlidir. Çünkü çoğu zaman siz ölürken öldüğünüzü bilmezsiniz. Çektiğiniz fiziksel acının bile farkında varmaz ya da hatırlamazsınız. Ama ardınızda bıraktıklarınız için yıkıcı bir travma olabilir. Geride kalanlar çoğu zaman yaşarken ölürler. Sizin çektiğiniz fiziksel acılar sevdiklerinizin canını daha çok yakar. Aslında ölümden korkmayız çünkü bilmediğimiz bir şeyden korkamayız. Ölüm korkusunun altındaki tek neden geride bıraktığımız sevdiklerimizin üzülmesidir. Çocuklarımız gelir aklımıza, ailemiz… Onların sizin ölümünüz ile acı çekecek olmaları sizi korkutur aslında. Hele hala size ihtiyacı olan bir evladınız varsa kendi ölümünüzden çok, onun siz olmadan nasıl yaşayacağını ve çekeceği acıları düşünürsünüz.

Peki fiziksel ölümün kaçınılmaz olduğunu bile bile neden hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarız. Ve bunu yaparken fiziksel bedenimizi ölüm riskinden korurken, ruhumuzu bile bile hiç acımadan neden öldürürüz? Hiç kendinize sordunuz mu; ölüm döşeğinde olsaydınız ” Nasıl bir hayat yaşasaydım “dibine kadar yaşadım bee, daha ne isteyebilirim ki” diyebileceğinizi? Hayatınızın, yaşamaya değer olup olmadığını hiç düşündünüz mü?

Yaşarken hayat çok uzun ve her şeye bol bol vaktimiz varmış gibi hissederiz. Hep erteleriz hayatı ve isteklerimizi. Ama hayat çok basit ve kısa ve ölüm bize o kadar yakındır ki… Ölüm o kadar yakındır ki bize, soluğu hep ensemizdedir ama farkına varmayız. Tam arkamızda bizi takip eder ve hiç peşimizi bırakmaz. Bazen önümüze geçer ve kendini gösterir, sonra geri kaçar olması gerektiği yere. Vaktini bekler sabırla. “Ben hep dibindeyim beni sakın unutma” der. Azrail’in sana küçük bir mesajı vardır. “Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşa ama bir gün öleceğini sakın unutma”der. Belki de kendimizi keşfetmek için az zamanımız kaldığını hatırlatmak istiyordur. “Vaktin dolmak üzere, bu hayatındaki potansiyelini gerçekleştir ki yeni bir hayata başlayabilesin” demenin melekçe dilidir.

Yaptıklarımızdan çok yapmadıklarımızdan, yapamadıklarımızdan pişman oluruz. Yaşarken ne yaşadığımızın ve ne kadar yaşadığımızın bir önemi yoktur aslında. Nasıl yaşadığımız ve nasıl hissettiğimiz önemlidir. Hissettiğimiz duygu olumsuz bile olsa, yaşamaya değer bir hayatımız olduğunun kanıtıdır. En büyük derslerimiz hissettiğimiz olumsuz duygularda saklıdır. Bizi geliştiren yegane şey olumsuz hislerimizi olumluya çevirebilme yetimizdir. Albert Camus’un Mutlu Ölüm romanında anlattığı gibi; “önemli olan mutlu olma isteğidir.” Camus der ki; “Büyük acı yoktur, büyük pişmanlıklar, büyük anılar yoktur. Her şey unutulur, büyük aşklar bile..Yaşamda aynı anda hüzün ve coşkunluğun bulunuşu bundandır. İşte bunun içindir ki yaşamında büyük bir aşka, mutsuz bir tutkuya sahip olmuş olmak yine de iyidir.”

Yaşamımızda o kadar çok şey vardır ki bizi yaralayan. Yanlış aşklar yaşadığımızı düşünürüz yanlış insanlarla. Yanlış gemileri yakar, yanlış köprüleri yıkarız. Sonra zamandan bir avuç mutluluk çalar, uzun mutsuzluklarımızı kısacık mutlulukla taçlandırırız. Zamandan korkmadan düşler kurarız umut dolu, sevgi dolu…Dalgalı sularımızı dindirir, korkularımızın tortusunu dibe çökertiriz. Mutluluktan ölüyoruz sanırız…

Sonra hayat bu… değişim zamanı gelmiştir, tekrar dalgalanır sular, kabarır. O korku tortuları yeniden su yüzüne çıkar, sular bulanır. Ve tekrar kadere küser, yüreğimize düşeriz. Ne yar’da vazgeçmek isteriz ne ser’den. Ve bu bir döngüdür, bir ömür sürer. Hepimiz kendi hayat derslerimiz doğrultusunda geçeriz bu sınavlardan. Aslında hepimiz aynı şeyleri yaşarız. Ama bizi birbirimizden ayıran, tüm bu akışa verdiğimiz tepkilerdir. Hepimiz kendimizce yorumlarız hayatı, kendi bakış açımız doğrultusunda tepkiler verip, seçimler yaparız. İşte ölümden dönen bir insanın aklından geçenler bu seçimleridir. Doğrular ve yanlışlar bir tokat gibi yüzümüze çarparken, yanlışlarımızı bile sevdiğimizi fark ederiz. O kadar çok severiz ki, o yanlışlar bize artık hata olarak görünmez.

Yaşarken mutlu olmanın sırrı sanırım mutluluğu zamana yaymakta saklı. Kendi iç dünyan ile irtibatta kalıp, zaman içinde kendini ve potansiyelini keşfetmekte gizli. Azraile çelme takarken yarı açık bilincinle kendini, bütün hayatını, sevdiklerini, anlamlandırdıklarını, değer yargılarını, aşklarını sorgularsın. İçgüdüsel olarak geriye seni hatırlatacak ne bıraktığını merak edersin. Ve hatırladığın tek şey, seni çok üzen insanlarla bile geçirdiğin güzel anılar olur. O yüzden yaşarken güzel anılar biriktirmek gerekir. Acıları kabullenip bize kattıkları için teşekkür etmek gerekir.

Yaşamın kıyısında düşündüğüm tek şey yaşanmışlıklarımın yaşamaya değip değmeyeceği oldu. Yaşam ile Ölüm arasındaki o ince çizgide “yaşamaya değer bir hayat yaşadım mı yaşamadım mı” diye sorguluyor insan kendini.

Yaşam gibi gerçek ve saf bir olguyu sahte bir yaşama deneyime dönüştürmeden sağlıklı ve mutlu ömürleriniz olsun…

Hayata ve Ortak bilince katkısı olması dileği ile…

Ne Haliniz Varsa Gülün…

Sevgiler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

+ 61 = 64